Riyad’da taht kavgasında yeni perde

Hanedanın en önemli iki isminin tutuklanması ve bunlara yöneltilen suçlamalara baktığımızda, Suudi Arabistan iç siyasetinde ciddi bir dalgalanmanın olduğu anlaşılıyor.

6 Mart Cuma sabahı uluslararası haber ajanslarının geçtiği, Suudi Arabistan’da hanedanın önemli isimlerinin ve çok sayıda asker-sivil bürokratın tutuklandığına dair haberler, krallığın iç siyasetini yeniden küresel gündemin ön sıralarına taşıdı. 2017 yılında Muhammed bin Selman’ın veliaht prens olarak atanmasını müteakiben, çok sayıda üst düzey prensin tutuklandığı, bir dizi “hanedan içi rakipleri sindirme” operasyonuna şahit olmuştuk. Bugüne kadar hanedanın üst düzey isimlerine yönelik operasyonlarda tutuklananlara yöneltilen suçlamalara bakıldığında, operasyonların hukuki bir eylem şeklinde gösterilmeye özen gösterildiği söylenebilir. Örneğin aralarında Velid bin Talal gibi çok önemli isimlerin de bulunduğu Suudi bakanlar, prensler ve iş adamları 2017 yılında yolsuzlukla mücadele kapsamında gözaltına alınmış ve aylarca Riyad’daki Ritz-Carlton otelinde tutuklu kalmışlardı. Tutuklama emri ise “Yolsuzlukla Mücadele Komisyonu” tarafından verilmişti.

Ancak Cuma günkü tutuklama operasyonlarında tutuklananların kimliğine ve iddia edilen suçlamalara bakıldığında, krallık iç siyasetinde ciddi bir dalgalanmanın olduğu anlaşılıyor. Suudi Arabistan’ın kurucusu Kral Abdülaziz’in oğlu ve mevcut kralın kardeşi olan Ahmed bin Abdülaziz ve Muhammed bin Selman’dan önceki veliaht prens Muhammed bin Nayif’in tutuklananlar arasında olması, tutuklamaların bizzat Muhammed bin Selman’ın emriyle gerçekleşmesi ve her iki ismin “darbe girişimi” ve “vatana ihanetle” suçlanıyor olması, bu operasyonları geçmişte şahit olduklarımızdan ciddi derecede farklı kılıyor. Bu iki isme ilaveten Ahmed bin Abdülaziz’in Kara Kuvvetleri ve İstihbarat Kurumu başkanı olan oğlu Nayif bin Ahmed, Muhammed bin Nayif’in kardeşi Nevvaf ve yirminin üzerinde üst düzey prens ve askerin de tutuklanması, hanedan içi yeni bir tasfiye operasyonun düzenlendiğini gösteriyor. Suudi siyasetine yakından baktığımızda, bugün yaşanan tutuklama operasyonlarının, ülkenin iç siyasetiyle ve uluslararası birtakım gelişmelerle yakından irtibatlı olduğunu söyleyebiliriz.

Güçlü bir merkezi devlet kurma adına kudretli hanedan üyelerinin sistemden tasfiyesi de bunlara eklenince, Muhammed bin Selman yönetiminin başarısızlıkları, bu memnuniyetsizliğin ülke siyasetinde eyleme dönüşmesini kolaylaştırabilir.

Riyad Kral Selman sonrasına mı hazırlanıyor?

Cuma günü yaşanan tutuklamaların ilk akla getirdiği husus, Kral Selman’ın sağlığına dair endişeler oldu. Selman’ın ileri yaşı ve yaşadığı sağlık sorunları, zaten uzun süredir bir endişe kaynağıydı. Yaşanan son tutuklamalar Selman’ın sağlığına dair bu endişeleri iyice kuvvetlendirdi. Selman sonrası Suudi tahtı üzerinde ciddi bir rekabet kapısı açılabilir. Çünkü Suudi anayasasının 5. maddesi, Suudi rejiminin yapısını mutlak monarşi olarak tespit ediyor ve Suudi tahtı üzerinde Kral Abdülaziz’in oğullarının (Muhammed bin Selman gibi torunlarının değil) öncelikli hak sahibi olduğunu belirtiyor. Her ne kadar Muhammed bin Selman veliaht prens olarak atanmış olsa da, Abdülaziz’in hayattaki oğlu Ahmed bin Abdülaziz’in Suudi tahtında hak talep etmesi, anayasanın bu maddesine göre hukuken mümkün görünüyor.

Son günlerde yaşanan gelişmeler, Muhammed bin Selman’ın, politik aktörlerin artan bu hoşnutsuzluğunu ve yönetim karşıtı eylemlerini derinden hissettiğini gösteriyor.
Cuma günü yaşanan tutuklamaların akla getirdiği ikinci husus, son dönemde Muhammed bin Selman’ın Suudi iç politikasında radikal değişimlere imza atarak, ülkenin kuruluşundan bu yana var olan hanedan dengesini alt üst etmesinin, hanedan üyeleri arasında bir reaksiyon meydana getirme ihtimali. Suudi politik sistemi her ne kadar “mutlak monarşi” olarak tanımlansa da hanedan üyeleri arasında bir denge siyasetine dayanır. Bu denge siyaseti gereğince tüm güç kralın elinde toplanmaz ve politik kararlar (ordu komutanlıkları, valilikler, bakanlıklar gibi) etkili konumlara atanan hanedanın güçlü üyeleriyle Suudi devletinin başı konumundaki kral arasındaki uzlaşmaya dayanır. Suudi sistemi aslen, tek adam monarşilerinden farklı olarak, “hanedan demokrasisi” olarak tanımlanabilir. Sayıları on binin üzerinde olan hanedan üyeleri, demokratik ülkelerdeki siyasi partilere benzer şekilde, otuz-kırk kola ayrılmış halleriyle, Suudi politik sisteminde etkili olmak için mücadele verirler. Bu sistemde, olası bir kriz durumu, hanedan üyeleri arasında karşılıklı tavizler ve ittifaklar yoluyla kolayca aşılabilir. Ulema da Suudi politik sisteminde çok önemli bir konuma sahip olduğu için, karar alma süreçlerinde her zaman etkili olmuştur.

2015 yılında önceki Kral Abdullah’ın ölümüyle birlikte Muhammed bin Selman’ın Suudi politik sisteminde artan gücü, Suudi rejiminin en önemli iki unsuru olan hanedan üyelerinin ve ulemanın politik sistemden dışlanmasıyla sonuçlanan bir süreci başlattı. Tahtın Selman bin Abdülaziz’den Muhammed bin Selman’a kalarak pürüzsüz bir şekilde el değiştirmesini temin etmek için, Velid bin Talal, Mütab bin Abdullah, Muhammed bin Nayif gibi arkasında çok sayıda hanedan üyesinin desteği olan tahtın güçlü adayları ve bu isimlere destek veren çok sayıda güçlü hanedan üyesi sistemli bir şekilde tutuklamalarla sindirildi. Bu durum, ülkede geçmişte var olan hanedan dengesini bozarak gücün Muhammed bin Selman’ın elinde tekelleşmesiyle sonuçlandı.

Teorik olarak, ülkede kral öldüğünde veya hayatta iken (sağlık sorunları ve sair sebeplerle) görevini yapamaz duruma düştüğünde, yeni kralın seçimi üst düzey hanedan üyelerinin katılımıyla oluşan Bağlılık Konseyi (Biat Konseyi) tarafından yapılır. Ahmed bin Abdülaziz’in Muhammed bin Selman’ın kral seçilmesine karşı olan en önemli konsey üyesi olduğu biliniyor. Yine Muhammed bin Selman tarafından başlatılan “ılımlı İslam” politikası da hem Suudi politik sisteminde hem de ülkenin toplumsal yapısında ulemanın rolünün azaltılmasıyla sonuçlandı. Böylece “ılımlı İslam” politikası, birinci Suudi devletinin kurucusu Muhammed bin Suud ile Muhammed bin Abdülvahhab arasında 1744 yılında oluşturulan paktı bozarak ülke siyasetinin üç asırdır en önemli unsuru olan ulemayı Suudi politik sistemine yabancılaştırdı ve öfkelendirdi.

Suudi iç politikasında yaşanan bu gelişmeler, ülkenin kurucusu Kral Abdülaziz’den sonraki ilk kralı Suud bin Abdülaziz’in 1964 yılında başına gelenleri hatırlatıyor. 1960’lı yıllar, Ortadoğu’da Mısır Cumhurbaşkanı Nasır’ın liderliğini yaptığı sosyalist Arap milliyetçiliğinin (başta Suudi Arabistan olmak üzere) muhafazakâr Arap monarşilerine yönelik en önemli tehdidi teşkil ettiği bir dönemdi. Özellikle 1962 yılında Yemen’de yaşanan darbeyle, Suudi müttefiki Yemen krallığının yıkılarak Mısır benzeri bir cumhuriyet rejiminin kurulmasına yönelik girişimler sonucunda Yemen’de çıkan iç savaş, Suudi iç siyasetindeki politik aktörlerin, Nasır’ın devrimci politikasıyla baş etmekte aciz kaldığı gerekçesiyle, Suud bin Abdülaziz’den umudunu kesmesiyle sonuçlandı. Suud bin Abdülaziz’in beceriksiz siyaseti yüzünden sosyalizmin yükselişinden rahatsız olan ulemanın da desteğini arkasına alan hanedan üyeleri, ülke tarihinde ilk olarak bir saray darbesiyle Suud bin Abdülaziz’i tahttan indirip yerine Faysal bin Abdülaziz’i geçirdiler. Bu olay, kralın hayattayken bir darbeyle tahttan indirilmesi ve yerine başka birinin kral olması sebebiyle, Suudi siyasi tarihinde bir ilki temsil etmektedir.

Muhammed bin Selman’ı zorlayan küresel gelişmeler

2020 yılının başlarından itibaren küresel arenada yaşanan birtakım gelişmeler, Muhammed bin Selman’ın hem ülke iç siyasetinde hem de bölgesel düzlemde elini zayıflatan bir süreci başlattı. Bu gelişmelerin en önemlisi Aralık 2019’da Çin’in Vuhan eyaletinde ortaya çıkan ve çok hızlı bir şekilde dünyaya yayılan koronavirüs tehdididir. Başlangıçta sıradan bir sağlık sorunu olarak algılansa da, virüsün yayılma hızı ve yaşanan can kayıplarının her geçen gün artması, küresel ekonominin seyrine dair ciddi endişeleri ortaya çıkardı. Özellikle virüsün başta Çin olmak üzere küresel ekonominin ve petrol talebinin motoru konumundaki Uzak Doğu’da çok hızlı yayılması, bölgede ekonomik aktivitenin ciddi oranda yavaşlamasına sebep oldu ve bu yavaşlamaya da bağlı olarak, başta Çin olmak üzere Uzak Doğu ekonomilerinin petrol talebi yüzde 20-30 oranında azaldı. Üstelik Çin kaynaklı petrol talebindeki bu yavaşlama, Çin’in petrol ithalatının yarısını Körfez bölgesinden sağlaması sebebiyle, en çok Suudi Arabistan’ı etkiliyor ve kısa vadede petrol talebinde bir toparlanma da beklenmiyor.

Bölgede ortaya çıkan bu ekonomik yavaşlama, Suudi Arabistan açısından iki önemli sonucu ortaya çıkardı. Petrol talebinde yaşanan bu ciddi zayıflama öncelikle fiyatlarda sert düşüşlere yol açtı. Ocak 2020’de 70 dolar civarında seyreden petrol fiyatları, Mart ayının ilk haftası itibariyle yüzde 60 oranında gerileyerek 30 dolar civarına geldi. Suudi Arabistan’da ülke gelirinin yüzde 90 oranında petrole bağımlı olduğu ve ülkede ekonomik istikrarın ancak petrol fiyatlarının 80-90 dolar civarında seyretmesiyle mümkün olduğu gerçeği göz önüne alındığında, yaşanan bu “petrol şokunun” ülkeyi derinden etkilediği anlaşılacaktır.

Suudi Arabistan’ın son dönemde zaten ciddi bütçe açıklarıyla başı dertteyken yaşanan bu petrol şoku, ülkenin ekonomik istikrarı için çok büyük bir tehdit teşkil ediyor. Örneğin Aralık ayı başında açıklanan bütçeye göre, Suudi Arabistan’ın 2020 mali yılı toplam bütçesi 1 trilyon 20 milyar riyal (272 milyar dolar) olarak belirlendi. Bu rakam 2019 mali yılının 1 trilyon 48 milyar riyal (279,5 milyar dolar) olan bütçesiyle kıyaslandığında daha geride kalıyor. Bununla birlikte, 2019 için hedeflenen gelir miktarı 917 milyar riyalken (244,5 milyar dolar), 2020 bütçesinde 833 milyar riyal (222,1 milyar dolar) olarak belirlendi. Bu rakamlara yakından bakıldığında, 2019 yılında Suudi bütçe açığı 35 milyar dolarken, 2020 için bu rakam (yaklaşık yüzde 50 artışla) 50 milyar dolar olmuştur. Petrol fiyatlarında son dönemde yaşanan sert düşüş göz önüne alındığında, bütçe açığının öngörülen bu rakamın çok üstünde gerçekleşeceğine kesin gözüyle bakılıyor. Son dönemde ülkede bozulan ekonomik görünüm de bu durumun en önemli kanıtı.

İkinci olarak, yaşanan bu son gelişmeler, geçmişte en büyük aktörü olduğu küresel enerji piyasasında Suudi Arabistan’ın artık bir etkisinin kalmadığını da ortaya koydu. Nitekim geçtiğimiz yıl Katar’ın OPEC’ten ayrılması, büyük oranda Suudilerin denetiminde olan bu kurumun gücünü tartışmalı hale getirmişti. Son yaşanan gelişmelerde, petrol fiyatlarındaki sert düşüşleri engellemek için üretimi kısmaya dönük önerilerin Rusya’nın muhalefeti nedeniyle hayata geçirilememesi, Suudilerin en önemli politika aracı olan enerji kartını kaybettiği yorumlarını kuvvetlendirdi. Geçmişte krallık petrol arzını sert bir şekilde azaltıp artırarak petrol fiyatı üzerinde belirleyicilik tekeline sahipti. İçinde bulunduğumuz dönemde hem ABD ve Rusya gibi büyük üreticilerin piyasaya dahil olması hem de krallığın son dönemde giriştiği oldukça maliyetli dış politika, petrol gelirlerinin azalması riskini göze alarak üretimi kısmaya dönük bir girişimi krallık açısından imkânsız kılıyor. Bugünkü küresel enerji piyasasının yapısına yakından bakıldığında, Suudilerin olası bir üretim kesintisi, piyasadaki petrol miktarını azaltmak bir yana, ABD ve Rusya gibi büyük üreticilerin üretimlerini artırarak Suudilerin pazar payını ele geçirmesiyle sonuçlanacağını gösteriyor. Hafta sonu Rusya’nın OPEC’ten gelen üretimi kısma talebine ret yanıtı vermesi üzerine, Riyad yönetimi petrol üretimini daha da artırma kararı vererek küresel petrol piyasasındaki güçlü rakiplerini zarara uğratma politikasını seçti.

Üçüncü olarak, virüs tehdidiyle umre ziyaretlerinin askıya alınması ve Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevi’nin tedbir amaçlı geçici olarak kapatılması, krallığın yıllık 25-40 milyar dolar civarındaki Hac ve Umre gelirini de tehlikeye sokarak ekonomik darboğazı derinleştirici bir etkide bulunuyor. Hac ve Umre turizminin zayıflamasının diğer bir sonucu da Suudi Arabistan krallarının uzun yıllardır kendi politik meşruiyetleri ve ülkenin İslam dünyasına liderlik iddiasına mesnet teşkil eden “Hâdimü’l-Haremeyni’ş-Şerifeyn” (iki kutsal mekânın hizmetkârı) sıfatlarının yıpranmasıdır. Bu durum ülke içinde bir meşruiyet sorunu ortaya çıkarabileceği gibi, Suudilerin İslam dünyasındaki itibarını da zayıflatacaktır.

Muhammed bin Selman’ın inisiyatifiyle başlayan Yemen savaşında ülkenin içine düştüğü bataklık, Kaşıkçı cinayetiyle Suudilerin uluslararası itibarına verilen zarar, küresel enerji piyasasında yaşanan gelişmelerin Suudi ekonomisini soktuğu darboğaz, “ılımlı İslam” ve eğlence sektörünü canlandırma adına Suudi ulemasının sisteme yabancılaştırılması ve güçlü bir merkezi devlet kurma adına kudretli hanedan üyelerinin sistemden tasfiye edilmesi, Riyad’da çok geniş bir memnuniyetsiz kitleyi ortak bir paydada toplamışa benziyor. Muhammed bin Selman yönetiminin başarısızlıkları ise bu memnuniyetsizliğin ülke siyasetinde eyleme dönüşmesini kolaylaştırıyor. Son günlerde yaşanan gelişmeler, Muhammed bin Selman’ın, politik aktörlerin artan bu hoşnutsuzluğunu ve yönetim karşıtı eylemlerini derinden hissettiğini gösteriyor. Yoksa Suudi devletinin kurucu kralı Abdülaziz’in oğlu ve hanedanın en önemli ismi olan Ahmed bin Abdülaziz’in tutuklanmasını başka türlü izah etmek mümkün değil.